OKÇULUK

Türklerde ok ve yayın hikayesi çok eski zamanlara uzanır. Orta Asya’da ok, yay ve kılıç en önemli av ve savaş silahları idi. Kılıç yakın mesafelerde etkili bir silahken, ok ve yay yüzyıllarca “uzun menzilli” bir silah olarak kullanılmıştır.

Türklerin İslamiyeti kabulünden sonra ok ve yaya verilen önem dini bir anlam da kazanmıştır. Yazılı kaynaklarda gördüğümüz kadarı ile İslamiyetin ilk yıllarında ok ve yay, diğer hiç bir silahın sahip olamadığı özel bir anlam ve önem kazanmıştır.

Okçuluk, Osmanlı’da 15. yy.’ın ikinci yarısından itibaren düzenli ve planlı bir spor faaliyeti   olarak yapılmaktaydı. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu döneminde, okçuluk faaliyetlerinin gerçekleştirildiği 34 büyük meydan tahsis edilmiştir. Çeşitli illerdeki bu yerler “ok meydanı” olarak anılırdı. Ok meydanları antrenmanların ve yarışmalarının yapıldığı yerler olmaları dışında, sporcuların ikamet ettiği, kendine ait ödenekleri, idarecileri ve hizmetlileri olan muazzam tesislerdi. Şüphesiz bu ok meydanlarının en ünlüsü, İstanbul Okmeydanı’dır. İstanbul’un Fethinden (1453) hemen sonra, II. Mehmet (Fatih) tarafından yerleri sahiplerinden alınarak okçuluk sporuna resmi olarak vakfedilmiştir.

Okçulukta en uzun ok atma rekoru Osmanlı hükümdarlarından III. Selim’e ait bulunmaktadır. III. Selim 1798 yılında İstanbul civarında yayı ayağı ile gererek yaptığı atış sonucunda oku 888,86 m.’ye savurarak dünya rekoru kırmıştır. Bu rekor bugüne kadar resmen kırılamamıştır.

Atlı Okçuluk

Türklerde atlı okçuluk tarih öncesi zamanlara kadar uzanır. Yaklaşık M.Ö. 5000’den itibaren Altay ve Tanrı Dağları ve çevresinde ortaya çıkan, daha sonra da İç Asya’ya tamamen egemen olan “Atlı Bozkır Kültüründe” atlara ve okçuluğa büyük önem verilmektedir. Tarihteki Türk atlı okçuları, dört nala giderken eyer üstünde dönüp arkaya ok atarak hedefe tam isabet ettirme ustalıklarıyla tanınmışlardır. Günümüzde düzenlenen müsabakalarda bu savaşçıların yaptığı gibi ok atılmaya çalışılmaktadır.